22 Şubat 2021 Pazartesi

Bırakıp gideceğimiz evden yazıyorum. Dokuzunda yazmışım bu  cümleyi. Bugün 15 Temmuz. Bu ayın sonuna kadar çıkacağımızı söyledik. Burası Mimar Sinan mahallesi, Gümüş Arayıcı sokak(Ne ilginç gelmişti bana ilk duyduğumda, ama Tabağın Bahçesi adlı komşu sokak kadar değil :)) , Tınaztepe apartmanı, No:6/4 (Benim su sipariş ederken 6/7 diyip sonra suyu getiren adamın bana çıkıştığı, benim 'Dört demişimdir, niye altı diyeyim?' imi fazla uzatmadığım, sonra hastanede adresimi verdikten sonra kağıdın üzerinde 4 yerinde 7'yi gördüğümde  uzatmamakla lutfetmediğimi anladığım...) Birkaç basamaklı merdivenle çıkılan gri renkli apartman kapısından girince sağda kalan, önünde birçok çift ayakkabının olduğu...
Ne hevesle tutmayı beklemiştik bu evi, bakkal amca bize 850'ye verdireceğini söyledikten sonra. Sonra bin lira kiraya, iki depozito, bir de boya parasına zorla/ zorda kalıp razı olmuştuk. O yağmurlu günde taşı taşı canımız çıkmış, çıktığımız apartmanın döner merdiveninde Kenan'ı sırtında çamaşır makinesiyle geniş açıyla eğilmiş görünce atılmıştım, ne yapabilecekti idiysem? Ah o tezgahsız mutfak... Holde sofranın üzerinde eski usûl bulaşık yıkayışımız (Hatırlamıyorum şimdi birden fazlaydı belki.)... Bakkal amcanın yorgunluğumuzun üstüne bize yaptığı, hayatımda yediğim en karışık malzemeli menemene (Kayıt düşeyim konuşma dilinde melemen diyoruz Derya'yla ben. ) yumuluşumuzu es geçersem zinhar olmaz. 'İlk hayal kırıklığımız doğal gaz faturasından mıydı yoksa oturma odamızın rutubetlenen duvarından mıydı?' hatırlamıyorum şimdi. Bilmeyen okusa burasının tadilat sonrası sıfır bir ev olduğunu çıkaramaz anlattıklarımdan. Kombinin ne kendisinin ısıttığı ne de üzerinde fâhiş borçlarımızın yazılı olduğu doğal gaz faturalarımızın -Twitterdan öğrendiğim bir taktikti.- battaniye vazifesi gördüğü sebepten taşınıyor bu ev. Güzeldi her şeye rağmen, Derya'nın kahvaltıya güneş gözlüğü ile geldiğini gördük bir kere; buzdolabının üzerindeki peçeteyi buzlukta karşımda görmüşüm ve tahminim Zeyno tarafından doğrulanmış;
 bu eve defalarca kaçak girip de yavrularını emzirsin diye internetten miyavlayan kedi videosu açıp ancak eve alabildiğimiz siyah beyaz güzel ve hırçın kedi; onun çarprazdaki araziye Songül'le beraber gömdüğümüz iki yavrusu; onları ranzanın altında bulduğumuz akşam;
bir yıl boyunca can çekişe çekişe çalışan ve bir keresinde kendini banyoya kilitlemişliği olan ve de bizi buradaki son günlerimizde elde yıkamaya mahkum eden çamaşır makinemiz; tavanı su damlatan ve duvarı kar tutan buzdolabımız; kıyafetlerimizde birer yırtık hatırası bırakan çekyatımız; son demde bir tabelası kalmış Açık Büfem;

 bir liraya eskiciye verdiğimiz mavi davul-Ah ah, gözümüzü boyamıştı yeni fırın.-; bize bir tepsi bir şey pişirdiğini göremediğimiz halefi beyaz fırın-Eskici de herhalde anlamış, bir lira bile vermemişti ona.-; mavi davulla beraber elveda dediğimiz Zemzem'in karnabaharı, benim böreğim ve tavuk-patates; Derya ve Rukiye'nin biber dolması, yine Derya'nın şehriyeleri az pişmiş kıvamı az ama zamanında sevmiş olduğum çorbası-Kim bezmedi ki şehriye çorbasından bu evde?-, Songül'ün maklûbesi, Şifa'nın etli domates-biberi, Ayşe'nin yemekleri -O aşçı zaten.-; birdenbire karşı apartmanların birinde çalınmaya başlayan darbuka ve akordeonunun sesinden gelip gittiğini anladığımız çocuktan o genç
;  tabi ki eskici -Geldi yine,eskiciden başka ne dediğini anlamadığım.-; biraz önce de (19 Temmuz) mandal satan bir işportacı gördüm ilk defa; Mehmet Ali bebek, babaannesi Ayşe Teyze; karşı apartmanda camdan bakmasıyla tanıdığımız teyze ile yaz gecelerimize 'Aşkım aşkııım'lar katan Kedici Figen Teyze -Ümmü Hureyre o -ve de kardeşi; yakışıklı Özgür ve mahallenin diğer çocukları, toplarıyla pencerelerimizin korkuluklarını titretip duran
...
Güzeldi bu evde zaman, ayrılık vakti şimdi, olsun tadında kalsın.


18 Nisan 2014 Cuma

şikayetim var

bir kere parasını ödeyeceğiz diye bin dakikayı doldurmazsak ziyan olur paramız/dakikamız diye laf olsun torba dolsun konuşmamız,
zengin mönüsüne karşılık fiyatını çok uygun bulduğumuz, aslında hiç de ucuz olmayan kahvaltı sofrasını tercih edip ondan midemizi tıka basa doldurup kalkmamız,
bir tane almak için girdiğimiz mağazadan 'üç al iki öde' kampanyasını görüp üç taneyle çıkmamız,
dörtyüz liralık alışverişe yüz lira bedava veriyor diye mağazada  dörtyüz tutacak birşeyler aramamız,
kilosu arttıkça ucuza geliyor diye uzun vadelik almamız,
kargonun bedava olduğu günlerde ne alsam diye internette bakınmamız
ve daha böyle nicesinin
gerektiğine nasıl inanır olmuşuz?
ah kapitalizm! belin bükülsün.
ah reklam sektörü! yaratıcılığını kaybedesin.
tutunduğunuz dallar kırılsın; son gün yarınlarınız, kampanyayı uzattıklarınız, fırsat ayağınıza geldileriniz, tam size göreleriniz, büyük indirimleriniz,yaparız bi şeyleriniz...
çok nazlı olmasa idi cümlelerim, dilimin ucunda kalmakta ısrar etmeselerdi size daha çok afili laflar ederdim.
internette bir kere ayakkabı baktık diye izlediğimiz filmi, okuduğumuz köşe yazısını ayakkabı çiftleri eşliğinde izlemek/okumak zorunda kalmamızın , üç beş dakikalık bir video izleyeceğiz diye anketi cevaplamak yahut video öncesi reklamın en azından birkaç saniyesini atlamadan edemeyişimizin hele X'i tıklayıp kapatmak istediğimiz halde yepyeni bir sayfayla karşılaşmamızın, bir kere alışveriş yaptık diye e-postamıza, cebimize gelen mesajların, peşimizde dolaşan mağaza çalışanının  biraz beğendiğimiz  bir kıyafeti önce 'bi deneyin'le başlayan hâlâ tam içimize sinmemiş halde bizi kasanın önüne gönderen bize fırsat vermeyen konuşmalarının...  taciz sayılacağı günler ümit ediyorum uzak değildir.
Çünkü dayanamıyorum.

25 Ocak 2014 Cumartesi

Başlığına Siz Karar Verin

       Bir arkadaşım gençlerin bu benzeri çalışmalarına bakıp gülümseyerek onların ne kadar yaratıcı olduklarını söyledi. Bense dış görünüşe nasıl da önem verdiklerini görüp üzülüyorum.
       Şüphesiz bu yalnızca onlara has bir şey değil. Bir yıl öncesinin eski sezon sayıldığı yılların içindeyiz çok zamandır. Yani bir taraftan satın alma gücümüz arttığından bir taraftan da on beş yirmi yıl öncesinin Japon pazarlarına ihtiyaç bırakmayan, içindeki en ucuz malın bir milyon/lira olduğu sebepten camına 'Her şey bir milyon/lira' yazılmasında bir beis görülmeyen alışveriş yerlerinin zuhûrundan beri. Göz alıcı herhangi bir şeyin hemen kendisinin olmasa da taklidinin her yanı kaplayıp kısa sürede gözden düşmeye başladığından beri. Madem ki gerçeğini değilse de imitasyonunu almaya imkân var;  o halde alınmalı, demode olan da moda olanla değiştirilmeliydi.  Bunu gördü çocuklar, böyle büyüdüler. Ne yapsınlar?
      Ben ortaöğretimden geçeli çok oldu. Yakınımda okula giden bir kız  çocuğu da yoktu. Şimdi zımbayla delindikten sonra kurdelayla bağlanmış ya da değişik renklerdeki A4 kağıtlarına yazılmış ya  da renkli kartonlara yapıştırılmış ödevleri görünce şaşırdım. İş Eğitimi dersi ödevi değil bunlar. Fotoğraftakiler tecvid kitabı. İçine yazdıkları hep aynı, kitabın görünüşünden not umuyor çocuklar. Kitabın içindekilerle zihinlerini süsleyecekken onlar kitabın dışını süslüyorlar. Kitabı keçeyle kaplıyor, kuş tüyü yapıştırıyorlar ...vs. Ödeve verdikleri özeni gösterecekler bu yolla. Kuş tüyü ile tecvid kitabının bütün ilgisi bu işte. Ve mea'l-esef  onlar bu durumun hiç farkında değiller, daha da üzücü olansa öğretmenler de belki farkında değil belki buna boş vermişler.
       İkisi yani içi ve dışı beraber gözetmek de mümkün yalnız hem zahmetli hem fuzûlî. Ve dışı süslemek içi süslemeye göre daha kolay ve de  itibar çoklukla zâhire ve çoğunluğun yaptığına  olduğundan tercihin  zâhirden yana  konulması işte hep bunlar .


6 Ocak 2014 Pazartesi

Bağ

    Orta üçteydim. Sınıf hocamız Sıddık Bey bize bir form dağıtmıştı. Sorulardan yalnızca birini hatırlıyorum: İleride ne olmak istiyorsun? Üç şey yazdım (Zaten boşluk sayısı da o kadardı galiba.) : Dedektif, savcı(ya da avukattı), arkeolog. Biz formu doldururken hoca dolaşıyordu sınıfta. Bu cevabımın dikkatini çektiğini, yüzünde yukarı kaldırılmış kaşlarla gülümseyen dudakların verdiği bir ifade belirdiğini hatırlıyorum. Şimdi ve uzuuun zamandan beri dedektif için benim yüzümde de böyle bir ifade beliriyor. Sükûnetin, acelesizliğin, her şeyin ortası'nın insanı bende. Savcı olmaktan daha lise ikiye başlarken vazgeçmiştim. Zira eşit ağırlıkta yapamazdım.Hemen seçtiğim alana uygun yeni bir mesleğe hevesleniverdim. De o kalsın. Arkeolojiye gelince hâlâ ilgimi celbeder. O toprağı usul usul süpürmek bir fırçayla... Yepyeni bir şey bulmak... Eskinin yenisini... Kim bilir hangi tarihten; kim bilir kimin/kimlerin yaptığı; kaç elin, kaç gözün değdiği, üzerine kaç sözün edildiği bir şey. Kendi zamanından bulunduğu zamana göndericisiz, alıcısız bir mektup...
    Gecenin bir yarısında beni on üç-on dört yaşıma götüren şey, bir süre önce sahaftan aldığım yüz yaşlarında bir kitap. Kapağının dışında -zaten sonradan eklenmiş olmalı- yazı yok, iç kısmına ise el yazısıyla Evliya Çelebi Seyahatnamesi yazılı ki niye yazılmış bilmem  kitabın içeriğiyle hiç ilgisi yok. Sayfaların başında 'dîvan' ve 'Hersekli Arif Hikmet Bey' yazıyor. Baş sayfaları eksik. Düzyazıyla başlıyor. Şiirle devam ediyor. Ben 'Hersekli' değil de 'Horasanlı' diye okumuştum. Google da tanımadı bu Horasanlı Arif Hikmet Bey'i. Daha önce de kitabı karıştırırken dikkatimi çeken bugün düzyazının bitimindeki İbnü'l-Emin Mahmut Kemal ismini yazdım googla. Tanıdı. Biyografi çalışmaları var. Bunlardan biri de Şair Hersekli Arif Hikmet Bey. Google Horasanlıyı tanımamıştı ama Hersekliyi tanıdı. O da son dönem dîvan şairlerinden imiş.
    Bu kitabı alırken şöyle bir karıştırmıştım ama eksik sayfaları, yazısız kapağı, kenarları tırtıklı yaprakları ve Osmanlı Türkçesi alfabesiyle aslında gizineydi merakım. Böyle bir kitabı daha bir kıyamadan, 'aman bir zarar görmesin' endişesiyle okuyorum, ve birçok yerde heceleyerek, yanıbaşımda sözlükle. Günde birkaç sayfa. Toprağı usul usul süpürür gibi...
    Her şeyle her şey arasındaki bağ yazmıştı Leyla.
    Zaten ben yalnız çalışmayı daha çok seviyorum hem bir oda köşesi bana daha sevimli geliyor.

3 Ekim 2013 Perşembe

Apartman kapısının önündeyiz ev arkadaşlarımdan biriyle. Bir diğeri evde diye anahtarımı çıkarmayıp zili çalacakken ben, 'Yorgundur, ayağa kaldırmayalım.' dedi arkadaşım.
Öyle ama yine de dokunuyor bana. Kapıyı hep anahtarımla açmak, sanki bir başıma yaşadığım eve giriyormuşum gibi ... Aslında, bir başına yaşamaktakinden daha yalnız.

1 Ekim 2013 Salı

Bir şeye gösterdiğimiz özenle onun ömrü arasında ekseriyetle ters orantı kuralı uygularız. Yeni aldığımız bir deftere başlarken özenle yazarız, bebekleri en ufak bir rahatsızlıkta hastaneye götürüveririz, ilk defa okula başlayan çocuğumuzun ödevlerine ileriki sınıflarından daha fazla yardım ederiz, yeni temizlediğimiz halıya basmaya ve yeni aldığımız eşyayı kullanmaya kıyamayız.
Bir de evlâdın eşyaları yenileyip eskilerini yaşlı anne babanın evine göndermeleri var...
Sonra annelerin kızlarının eski çantalarını kullanması, babaların oğullarının eski ayakkabılarını giymeleri, kendilerine yeniyi,pahalıyı fazla görmeleri var...
Yine sonra yaş ilerledikçe bedene daha hoyrat davranmak, ciddî bir rahatsızlık olmadıkça doktora gitmemek,    'Yaş kaç oldu, olacak o kadar.' demek; yaşlının ölümüne gencinki kadar üzülmemek var...

Bence 69 yaş kendine yeni bir çift kaliteli ayakkabı alacak kadar büyük değildir.

3 Eylül 2013 Salı

Bazen bir söz  bazen bir görüntü bazense bir film sahnesini kaçıncı kere hatırladıkça zihnimin neden başkalarını değil de onları seçtiğini ve onları muhafazaya bu denli özen göstermesindeki nedeni merak eder dururum. Bir de bu ikisindeki (varsa şâyet) payımı. Misal Bizimkiler dizisinde büyük oğul, babasını (yani dizinin dedesini) mağazaya götürüp ona spor ayakkabı almış, dışarı çıktıklarında babasının onun çok para vermesinden rahatsız olduğunu ifade eden sözlerine 'Lafı mı olur?'lu bir karşılık vermişti. Geçenlerde merhum dedeyi başka bir filmde gördüm de aklıma geldi.