25 Aralık 2012 Salı

İçimden Geldiği Gibi


Yalın olan ne kaldı şurada?
Kelimesinin telaffuzunu duymak, avuntum artık.
Kar' yalın beyaz diye,
Çocuk yalın masumiyet,yalın sevgili,yalın samimiyet,yalın iyilik...diye,
Anne yalın şefkat, yalın güven diye,
Yağmur yalın su, yalın toprak kokusu diye belki de
 Asırlardır rağbette.
Yalın; iddiasız bizâtihi yeterlik,
Bu gösteriş kusurlara gölgelik mi acaba?
Getirmeyen aklımıza.

Çizgili defterin ortasından kopmuş bir çift yaprak
Sol yaprağın ilk sayfasında ilk beş altı satır
Birbirine benzer birkaç cümle
Öğretmenim n'olursun gitme...
Masanın üzerine bırakılan kese kağıdı
İçinde kestane közde pişmiş,
Sevdiğimi bildiği sayın arkadaşımın.
Büyüyünce kırmızı doktor olucam.
Neden?
Çünkü benim kırmızı bluzüm var.
Bi de, neden?
İşteee, kırmızı yakışır bana.
Dershane çıkışı arkadaşla
Fırından aldığımız sıcak ekmek
Bizim apartmanın kapısından girip bölüştüğümüz
Sonra o kendi evinin, ben kendi evimin yolunu tuttuğumuz.
Ansiklopediler içinde kuruttuğum güllerim
Biri arkadaşımdan, '96'nın bir bahar cumasından
Kırmızı,küçük, henüz açmış
Ve kokusu gül.
Eve yeni gelmişim
Öyle arayı da çok açmamışken
En sâhi gülümseme, en samimi 'hoşgeldin'
'Seni özledim.' demeler gelemez, billâhi gelemez
Hep peşimdeliğine çocukların
Sözlerinin hep banalığına.
Ilık sobanın yanında kıvrılmak
Üzerine, öyle birkaç yıl gönül eğlendirip de değiştirmediğimiz
Emektar, ikili koltuğumuzun
Babamın kızdığı gibi on dört kat.
Sobanın üzerinde ağır ağır yanan
Yandıkça kokan portakal,mandalina,elma kabukları
Bir de pencereyi açıp içime çektiğim kokusu kömürün
Seviyorum, herhalde  kokusuna doğmuşluğum,
Evâil-i ömrümde kokusunu  buram buram solumuşluğumdan olacak.
Televizyonda izlemiştim
 Sosyal Yardım ve Dayanışma Derneğinin
Tenekeden bir baraka önünde durmuştu arabası
Dışarıda iki kardeş
Yanak burun kızarmış ayazdan
Dört beş, değilse beş altı yaşlarında
Çekinmiştiler de zâhir,
Galiba yalnız biri, çok az bir şey demişti.
Gitmek için binmişti ki arabaya İbrahim amcaları
Görmüştü koşuyor büyük çocuk kendisine doğru,
İnmişti arabadan sarılmıştılar
Koşmasa, sarılmasa içinde kalacaktı teşekkürü

Ağlıyordu çocuk,
Sevinçten...







27 Ekim 2012 Cumartesi

....

Kimsenin başını ağrıtmak istemem ama birkaç cümle var ki  zihnimde zaptedemiyorum.Ya dilinin ya klavyenin kapısını aç diyen.Boyun eğdim çünkü kalbim çekemiyor gürültülerini. Klavyemi tercih ettim ben de. Mâlâya'nî bulursanız okumazsınız.
Elin ağzı torba değildi büzelim, değil mi? Bizim ağız torba mı sanki... Hatta susuverdiğinde bazen, torba değil ki açalım.Hem elin ve kalbin de ağızdan aşağı kalır yanı var mı? Bizi bizzat saniyeler önceki kendimiz de huzursuz ederken...
Daha önce çalışamadık ki dünyadaki  rollerimize.
Huzuru  üzerinde bulduğumuzu düşündüğüm Sırat-ı müstakîm çok ince(biliyorsunuz tabii,vurgu benimki).Dahası unutmamız varlığını.
Tutunamayanların Selim'e kızıyordum.E insanız,dünyadayız diye.Ama çok da haksız sayılmazdı.
Biliyorum yok dünyada ele avuca gelir saadet de işte...Şimdi bu son cümlemden de emin olamadım işte,içimde bir 'şükürsüz müyüm' huzursuzluğu...
Bir kendimle başedemezken herkesin  herkesle sağlıklı(niyetler hâlis,lisan-ı diller ve hâller yerlerini bulmuş)iletişim kuramama ihtimali  çöküyor omuzlarıma.
Tertemiz niyetlerle avunuyorum,olsun.Pişman yüreklerle, gönüllerin duasıyla,çocuklarla.
O ki koca dağlar gösteremedi bizim cesaretimizi(!) Sebebini çok nadir de olsa biliyorum diyemediğim ama inandığım hikmetle avunuyorum. Hamdolsun.
     


2 Ağustos 2012 Perşembe

yara

Bazı yaraların kabuğu yoktur. Bir ve hem de ilk acı kaybın yarası mesela.
Hiç bağlamamıştır kabuk, değilse üç vakte kadar yara adını kaybedecekti zahir.
Gözün önüne gelen yüz soluklaşır zamanla daha bir ve o adı gibi bildik ses zamanla daha bir uzaktan gelmeye başlar kulağa.
Ama her şeyin ilacı değil işte zaman.
Kabuk değil, örtü.Beş hicri yıl katlı mesela.Anıların eli şöyle bir ucundan tutup azıcık kaldırır kaldırmaz gözün ıslanmasından, burnun sızlamasından, dudağın titremesinden anlıyorum.
Belki tutacağı  kabuk... Her giden bir şey götürür ya bizden...
Zaman değil de bir fatiha üfler bazı yaralara.

24 Temmuz 2012 Salı

   Bam Teli
  'Para vermeyin.'
  'Onlardan bir şey satın almayın.'
  Çocukların dilenmemesi yahut çalışmaması adına söylenegelen  elle tutulur tek çözüm, bu.Sebebe değmeden çözüm oluyorsa şayet.
  Her vicdan, bu çözümden mutmain olamadığından olsa gerek, küçük avuçların bir bozuklukla gönlü edilmeye devam ediyor.Vicdanları iki arada bir derede kalmışlarsa, avuçlarına bozukluk değil ama arkada gözlerini bırakıyor.
  Ortada anlamaya el vermez bir kanıksayışın hakimiyeti...
  Günde kim bilir ne kadar kazanıyorlar.'mış ; 'Bu, ayda ne kadar eder,'miş kim bilir; kış ortasında yarı çıplaklıklarına bakmayın,onlara bir şeycik olmaz'mış...
  Aynı dilin gönlünden kopuyor da, kendi çocuğuna hevesi birkaç günlük, lüzumsuz bir oyuncağı,  tereddütsüz alıyor,vesselam.Velev ki yanlış olsun, kendi parçasının yüzünde birkaç dakika belirecek sevincin değerine paha biçilemez çünkü!
  Âhları kaldırımlara sızan çocuklar, niyeyse yarım kaldırım taşı kadar mekan tutamadılar gazetelerde bir türlü, hükûmete yöneltilmiş ciddi bir eleştiriye konu ve tivitırda tt olamadılar, ayaklarının önünden tartıyı alıp topu ellerine verecekler her kimlerse, onların dokunamadı gittiler bam tellerine, niyeyse...