16 Mart 2013 Cumartesi

Soba

Mevsimlerin en güzeli kıştı bana, yeni yeni ilkiyle sonuyla bahar oluverdi de bu bir tarafa şimdi.
Kıştı ve böyle olmasında en büyük behre (Şöyle güzel bir anlamı olmamasına hayıflandığım, dilimizde cârî  pay ve hisse gibi daha iki eş anlamlısı varken konuşurken kullanamadığım  kelimedir. ) gecelerin gündüzlere günden güne azalarak da olsa galebesiydi. Aile fertlerinin bir araya gelişleri aşağı yukarı havanın kararmasına ayarlı olduğundan akşam yemeği hariç fasılayla iki demlik çay bütün bir aileyi etrafına toplayabiliyordu rahat rahat, ki yitirmiş değil bu gücünü, modern hayat kırmaya çalışıyorsa da...
Kışları kaloriferli evde geçirmeye başlayınca, kışımız da yaza benzemeye başladı. Oturma odasının kışlara has bir taneliği kalmayıverdi. O bir tanelik sobaya aitti ya da onu sobasından almıştı çünkü.
Soba,evet. Çay, iki çatal ve tereyağını eritmeye kızaran dilim ekmek. Sâir kahvaltılık teferruât artık. Tost makinesini bastırmayıp bir seferde ve daha kısa sürede 6-7 dilim kızartmışlığım da var ama bilmem ilk tattığım ya da  daha zahmetli yoksa bizâhihi daha leziz diye mi sobada kızarmışı başka oldu hep.
 Sönmeye yüz tutmuş sobaya sırtı verip karına çekilen dizlerin üstüne başı yatırıp kestirmek, iliklere işlemiş soğuğu gürül gürül  yanan sobanın sıcaklığıyla bertaraf etmek, üzerine dizilen fındıkların tadını aşan kokusu,  güğümün kaynayan suyu ve bir inip bir kalkan kapağının odun çıtırtılarıyla kurduğu orkestra, fındık veya kavak odunu ve de kömür kokusu...
  O kadar kül, o kadar kurum, o kadar is de oluversin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder